Çarşamba, Temmuz 26, 2006

MASKE

“Ne yaparsan O’sun mu (You are what you do)
Yoksa neysen onu mu yaparsin? (You do what you are)”
witnessofbozacı’nın söylediği temel sorunun farkında olan Mevlana da benim en beğendiğim sözünü söylemiştir.
Ya olduğun gibi görün
Ya da göründüğün gibi ol.

Aslında yüzyıllardır insanlar bu “rol” meselesini düşünmüşler ve çeşitli çözümler getirmişlerdir. Teokratik sosyal ortamlarda “dürüstlük” imgesi “rolsüzlük”le eş anlamlı kullanılmış, “cennet” bile dürüstlüğün bir hediyesi olarak sunulmuştur. Evet, bu sorun aslında sosyal olmaktan çok kişisel. Ancak dinlerin, toplumu düzenleme çabaları, psikolojik olan bu problemi, toplumun yarası gibi görüp, “tanrı” denilen ve özünde “otokontrol” mekanizması olan imge ile çözmeye çalışmışlardır.

Modernizmin ile birlikte önemini arttıran materyalizm, Din temelli toplumların “otokontrol” mekanizmalarının yıkılmasına neden olmuş, kişisel maskelerle birlikte sosyal birliktelik, önemli kayıplara uğramıştır.

Sosyal adalet kavramının koruyucusu olan din, günümüzde yerini, yine sosyal bir birlik olan “devlet” denilen kuruma bırakmıştır.
Toplumlar; vergi, sosyalizm, korunma gibi kavramları oluşturmuş, kişisel çıkarları, ortak amaçlar çerçevesinde toplayıp bir çeşit “toplumsal otokontrol” mekanizması geliştirmişlerdir.
Ancak, “Devlet” bilincinin oluşabilmesi için belli bir kültür ve öğretinin nesillere aktarılması gerekir. Bu sorunun da çözümü yeni nesilleri yetiştiren eğitim kurumları üzerine ağır yükler bırakır.

Eğitimsizlik alanında beni en çok etkileyen kahramanlardan biri Frankenstein’dir. İnsan öldürme yetisine sahip, tamamen eğitimsiz ancak sevilme ihtiyacı içinde olan, yaratıcısı (tanrısı) Victor Frankenstein tarafından dışlanmış, hatta öldürülmeye çalışılmış bir kahraman. Neden kahraman diyorum çünkü insanoğlunun en büyük fantezisi olan “İnsan Yaratmak” ütopyasının ilk ürünüdür.
Frankenstein, bir bebeğin bilincinde olan, sadece içgüdüleriyle hareket eden ve witness’in dediği gibi bilinci sonradan öğrenme fırsatı olmamış bir “insan”.
Sevilme ihtiyacını öldürerek giderebilen ve öldürmenin, can almanın tadına varan, öldürebilme yetisi ile kendini önemli hisseden “çirkin” bir insan.

Frankenstein, sosyalleşememiş, toplumun değer yargılarını öğrenememiş ve sağlıklı tecrübelerle geliştirmesi gereken bilincini, kısıtlı örneklerle tümevarım yoluyla çeşitli yargılara ulaşarak geliştirmiş ve tamamen asosyal bir insan halini almıştır.

Ancak kendisi “farklı” olduğunun bilincindedir. Bu yüzden de yaratıcısından kendisine bir eş yaratmasını ister.
Frankenstein, toplumsal maskesinin olmadığını bilen, zaten “kabul” edilmediği için de maske ve rol ihtiyacı hissetmeyen bir yaratık.

Şimdi asıl sorun şurada.
Herkes maskelerini çıkarmaya hazır mı?
“Maskesiz Frankenstein” gibi yalnız kalmaya hazır mı?
Frankenstein gibi kendiyle yüzleşmeye hazır mı?

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

GİZLENEN

Bizler aslında olduğumuzu düşündüğümüz varlıklar değiliz. Bizleri gerçekte nelerin motivelediğini bilmiyoruz. Kendimize söylemediğimiz “bilinç”lerimiz, sosyal “ben”de o kadar etkili ki, kontrol ettiğimizi sandığımız hayatımız, tamamen “bilinçaltı” denilen amiral gemisinden yönetilen bir organizma.

Yani “kendi evimizin efendileri değiliz” (not masters in our own house).
Freud, bu bilincin dışında saldırıya uğrayan “ben”in, iki büyük yıkımı daha olduğunu belirtiyor. İşin kötüsü de bu saldırılar bilimden geliyor. Yani çağdaş dünyanın keşifleri aslında iç yıkımlarımızı tetikliyor. Kendilik – sevgisi’ne (self-love) gelen ilk darbe insanın kâinatın merkezinde olmadığı gerçeğidir. Aksine dünya, evrende çok küçük bir yer kaplayan önemsiz bir materyal. İkincisi, insanın en gelişmiş varlık olduğu “özel” algısına aldığı darbedir. İnsan türünün de herhangi bir organizmadan çok da farklı olmadığını, hatta bir çok organizmanın insandan bir çok anlamda üstün olduğu bilimsel gerçeğini, Darvin “Türlerin Kökeni” kitabında ortaya koymuş ve dönemin teokratik toplumlarının “yaradılış” “özel” “tek” “üstün” kabullerini sarsmıştır. Burada anlatmaya çalıştığım Darvin’in görüşlerini kabul etmekten öte insan psikolojisinde yarattığı derin yarık.

Bilinçaltımızda yarattığımız bu yarıklar bugün toplumların şekillenmesinde önemli rol oynamaktadır. Psikanaliz’in temelinde yatan, bu yarıkları bulup “bilinç”in kendisine söylemediğini “bilinçaltı”ndan çağırarak insanın kendisine söylemesini sağlamaktır.

Beni burada korkutan ise gerçekten kendi kontrolüm bende değil mi?
Acaba kendime neleri söylemiyorum.
Siz kendinize neleri söylemiyorsunuz?
Bir liste yapalım mı?